Aşk Sandığımız

Her yoğun sevgi aşk olmak zorunda mı? Yunanca kökenli harika bir kelimeye rastladım: “Agape.”

Karşılık, menfaat ve cinsel arzu içermeyen, koşulsuz sevgi anlamına geliyormuş. Aşkın bencil tutkusunun aksine, sadece karşıdakinin iyiliğini üstte tutuyormuş. Çok hoşuma gitti. Ayrıca bu kavram klasik anne sevgisinden (storge) çok farklıymış; agape tamamen özverili (selfless), karşılıksız bir tercihmiş.

Aşk, herkeste farklıdır. Kimi kalbine birden fazla kişiyi sığdırmaya aşk diyor, kimi bir kişiyi yıllarca aklından silmeden yaşamaya; her biri kendi gerçekliğinde doğru. Kimi sevgisini büyük jestlerle gösteriyor, kimi sessiz fedakarlıklarla… Yazarken dikkatli olmak gerekir; çünkü aşk tamamen kişiseldir. Bir kalıba sokmak yerine, belki de her hikayenin kendi dilinde ilerlemesine izin vermektir doğru olan.

14 şubat gibi günlerde daha çok ortaya çıkıyor.. Kimileri sevgiyi kutluyor, kimileri eksikliğini hissediyor, kimileri de rolünü oynuyor. Aşktan ziyade iç dünyasında yarattığı etkiyi merak ediyor insan . Bir gün çok severken ertesi gün nasıl uzaklaştığı, sözlerin davranışlara yansımadığı, en mutlu olduğu anlarda aklından geçenler, içten içe hissettikleri…Kesin , net bir cevabı da yok. Tam bir bilinmezlik..

Anonim bir sözdür ama etkilidir. Aklındakiyle yaşar, yanındakiyle yaşlanırsın. Hayaller , ihtimaller veya öyle olsaydı dediğimiz her şey. zihnin bir köşesinde yaşamaya devam eder. Hayat daha somuttur. Omuz omuza yürüdüğün, hayatı paylaştığın günün sonunda yanında kalan kişiye akar. Belki de ilişkilerin en gerçek tarafı budur. Akıl başka bir hikayeyi saklarken, zaman seni yanında olana bağlar. Herkesin bir dönem hissettiği ama yüksek sesle söyleyemediği şeyler işte..

Konu madem aşk, yeni başladım izlemeye;

Orhan Pamuk imzalı “Masumiyet Müzesi” kitabını okumuştum. Elime aldığımda, ilk sayfasındaki şu cümle aklımda kalmıştı: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” Bazı kitaplar okunup rafa kaldırılmaz, insanın içinde bir yere yerleşir; işte bu kitap da onlardan biri. Okurken “Filmi ne güzel olur” diye düşünmüştüm. Roman okumayı severim ve normalde okuduklarımı unuttuğumu düşünürdüm; fakat diziyi izlerken okuduğum satırlar bu defa gözümün önüne geldi. Kitabı okurken zihnimde canlandırdığım birçok şeyin aynısını ekranda görmek beni şaşırttı. Ayrıca bu eser, sadece saplantılı bir aşk hikayesinden çok daha fazlası; o dönemin siyasi ve toplumsal olaylarını da harika yansıtıyor. Tabii ki uyarlamanın Orhan Pamuk imzasıyla yapılmış olması etkili olmuş.

Netflix’te dizisi yayınlanmaya başlamış. Ben çok beğendim. Başlarda biraz sıkar gibi olsa da, zamanla hikaye içine çekiyor. Eski Türkiye nostaljisi de yaşatıyor. Aşkı güzellemek yerine, rahatsız edici taraflarını da gösteriyor. Takıntılı aşk çoğu zaman aşk gibi görünür ama aslında sevdiğin kişi değildir olay, onda hissettiğin duyguyu bırakamazsın. Gerçek aşk ise bundan bağımsız, o kişinin gerçek varlığını olduğu gibi kabul etmektir. Tam da bunu anlatıyor, dizi versiyonu da, oyuncular da hikayeyi güzel işlemiş.

Kemal’in zenginliği ve kültürel donanımı ona statü kazandırmış olsa da karakter kazandırmamış. Kemal, tüm centilmenliğine rağmen sorunlu bir karakter. Olgunlaşması için tek şansı Füsun’du belki de. Fakat kavuşamama hali öyle bir noktaya varıyor ki zamanla yerini acıya, takıntıya ve melankoliye bırakıyor. Kemal’in Sibel’e karşı takındığı “-mış gibi” tavrına karşın, Füsun’a duyduğu ve tanımlayamadığı aşkla kendi gerçeğine, yani içindeki esas kişiliğe yaklaşması hikayenin bence en güçlü ana fikri. (Bir erkeğin, sevdiği kadının içtiği sigara izmaritlerini saklayıp müze yapması aşk mı, tutku mu yoksa obsesyon mu? Şahsen karar veremedim. Rakam olarak da yazıyorum: Tam 4213 adet!) Neyse, daha fazlası spoiler olacak; kendi izlenimlerim bu kadar, merak edenler bir zahmet izlesin.

Ps: Schopenhauer’a göre, iki insan birbirini tür açısından kusursuz bir şekilde tamamlıyorsa –yani dişil ve eril yönlerden birbirini dengeleyebiliyorsa, aralarındaki tutku da çok güçlü olur.

Bu durum aşkı yoğun ve derin kılar. Bu nedenle gerçek, büyük ve trajik aşklar nadirdir. Çünkü mükemmel tamamlayıcılık, yani birinin eksik yanlarını diğerinin fazlasıyla dengelemesi çok nadiren gerçekleşir. Belki de aşk, sandığımız kadar basit bir duygu değil; aynı zamanda bir arayış, bir denge ve nadiren bulunan bir mucizedir.

İyi dilekler için bir güne ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. Kim, nerede, nasıl, hangi haliyle sevilmek istiyorsa öyle sevilsin. Kim nerede mutluysa hayatını o şekilde yaşasın. Herkesin kalbine iyi gelen, yormayan, gerçek bir sevgiyle karşılaşması dileğiyle…

Bu yazıyı paylaş

“Aşk Sandığımız” için 5 yorum

  1. Gençken aşkı kalbimin ne kadar hızlı attığıyla ölçerdim. Şimdi yanında ne kadar kendim olabiliyorum onunla ölçüyorum. Artık ilk dikkatimi çeken çekiciliğinden çok karakteri, zekası, mizah anlayışı , yetişme tarzı , görgüsü. Artık aşk değil ama ilişki tanımım bu , sanırım yaşlanıyorum:))

  2. İlişki netlik ister; garanti, adı konsun ister. Aşk ise tam tersine biraz belirsizlik, heyecan hissi ister, hatta adı konmasa da olur der, hayal kurmak ister. Bu yüzden ikisi aynı şey olmasa da, biri olunca diğeri otomatik olarak geliyor diye bir kural da yok.

  3. Eskiden halamın sürekli aynı kişiden bahsetmesini garip bulurdum. Aradan yıllar geçti, büyüdükçe şunu fark ettim; galiba herkesin kalbinin bir köşesinde, tamamen çıkmayan biri var. Aşk bazen bitiyor ama bazı insanlar içimizden hiç gitmiyor.

  4. Aşkın yetmediğini öğrendim. Söylediklerini eyleme dökmeleri gerekiyor. Eğer seni görmek istiyorlarsa ama sürekli bir SORUN çıkıyorsa, bu sadece laftır. Eğer oraya buraya seyahat etmek için zaman bulabiliyorlarsa ama seni ziyaret etmiyorlarsa, bu sadece laftır. Geri arayacaklarını söylüyorlarsa ama asla aramıyorlarsa, bu sadece laftır.

    Sözler güzeldir ama çaba olmadan, bu sadece laftır.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yukarı Çık